Burayı unuttum sandınız, değil mi?
Hayır, unutmadım. Hayatımın çok radikal değişiklikler yaşadığım evresinden geçiyorum. O kadar çok şey oluyor ki, hepsi için diyorum, “Yazacağım.” Sonrasında bu nasip olmuyor.
Olsun.
Şu an neredeyim? Buradayım.
Artık daha merkezi bir yerde oturmanın vermiş olduğu rahatlıkla dün mahallemdeki tavuk ve horozlar kahvaltısını yaparken kendimi dışarı attım.
Nereye mi?
Hollandalı bir beyefendinin resim sergisine. Kendisi 1890’da aramızdan ayrıldığı için kendisiyle tanışamıyoruz, tebrik edemiyoruz, hayatını soramıyoruz, sadece eserlerine, Yıldızlı Gece‘sine, Patates Yiyenler‘ine, Badem Çiçekleri‘ne, Arles’daki Yatak Odası‘na bakabiliyoruz. Kardeşi Theo ile mektuplarını okuyabiliyoruz.
Evet, Vincent Van Gogh’un ta kendisi.

Şimdi bana “Allah aşkına, bu soğukta ne sergisi, biz markete işe gidemiyoruz,” diyebilirsiniz ama gerçekten değeceğini bildiğim için uçarak gittim. Heyecanla. Serginin biletini bile gecenin köründe eve dönerken parmaklarım dona dona İnternetten aldım. Girişte gişedeki görevli bile bana “Bu ne müze aşkıdır,” dedi ve güldük.
Hayatımdaki her şey değiştiği için, cepte bildiğim şeylerin aslında o kadar da cepte olmadığını anladığım için, farklı bakış açıları keşfetmeye karar verdim. İflah olmaz bir Van Gogh hayranı olduğumdan sanki çıkışta kendisiyle tanışacakmış heyecanıyla gittim (bu tanışma ahirete kaldı ama olsun yapacak bir şey yok).
Düz bir resim sergisi gibi değil. Eskiden sergilerde eserleri görüyorduk, hikâyelerini okuyorduk, çıkıyorduk. Bu sergide ise eserleri yaşadık. Sanal gerçeklik mi dersiniz, video gösterileri mi dersiniz, müzikler mi dersiniz? Her şey mükemmeldi. Benim bunu size anlatmam mümkün değil. Kendi gözlerinizle görmeniz lazım.

Sergide çok tatlı bir hanımefendiyle tanıştım. Beraber gezdik, muhabbet ettik. Kendisine çaktırmadım ama çıkarken gözlerim doldu, sanki vefat eden bir arkadaşımın sergisine gelmişim gibi hissettim.
Beni bu kadar etkileyen eserlerinden ziyade kendisinin hayat hikâyesi oldu. Çoğu insan onu “kulağını kesen deli” diye tanıyor ama ben hayat hikâyesini okuyunca onu anlayabildim. Hikâyeye değil, onu anlayabilmiş olduğuma üzüldüm.
Burasıçokönemlinot: Bu yazıyı 18 Ocak’ta yazdım ancak dediğim gibi yoğunluklarım hâlen bitmiş değil, o yüzden ancak paylaşabiliyorum. Yeni yazılar ise yolda.

Yorum bırakın